Counter

23 Ekim 2008 Perşembe

FIRTINA



Yıllar önce bir çiftçi, fırtınası bol olan bir tepede bir çiftlik
satın almıştı. Yerleştikten sonra ilk işi bir yardımcı aramak oldu.
Ama ne yakındaki köylerden ne de uzaktakilerden kimse onun çiftliğinde
çalışmak istemiyordu. Müracaatçıların hepsi çiftliğin yerini görünce
çalışmaktan vaz geçiyor, burası fırtınalıdır, siz de vazgeçseniz iyi
olur diyorlardı.
Nihayet çelimsiz, orta yaşı geçkince bir adam işi kabul etti. Adamın
haline bakıp 'çiftlik işlerinden anlar mısın?' diye sormadan edemedi
çiflik sahibi. 'Sayılır' dedi adam, 'fırtına çıktığında uyuyabilirim'.
Bu ilgisiz sözü biraz düşündü, sonra boşverip çares iz adamı işe aldı.
Haftalar geçtikçe adamın çiftlik işlerini düzenli olarak yürüttüğünü
de görünce içi rahatladı. Ta ki o fırtınaya kadar:
Gece yarısı, fırtınanın o müthiş uğultusuyla uyandı. Öyle ki, bina
çatırdıyordu. Yatağından fırladı, adamın odasına koştu: 'Kalk, kalk!
Fırtına çıktı. Herşeyi uçurmadan yapabileceklerimizi yapalım.' Adam
yatağından bile doğrulmadan mırıldandı: 'Boşverin efendim, gidin
yatın. İşe girerken ben size fırtına çıktığında uyuyabilirim demiştim
ya.' Çiftçi adamın rahatlığına çıldırmıştı. Ertesi sabah ilk işi onu
kovmak olacaktı, ama şimdi fırtınaya bir çare bulmak gerekiyordu.
Dışarı çıktı, saman balyalarına koştu: A-aa! Saman balyaları
birleştirilmiş, üzeri muşamba ile örtülmüş, sıkıca bağlanmıştı. Ahıra koştu. İneklerin tamamı bahçeden ahıra sokulmuş, ahırın kapısı desteklenmişti. Tekrar evine yöneldi; evin kepenklerinin tamamı kapatılmıştı. Çiftçi rahatlamış bir halde odasına döndü, yatağına yattı.
Fırtına uğuldamaya devam ediyordu. Gülümsedi ve gözlerini
kapatırken mırıldandı: 'Fırtına çıktığında uyuyabilirim'
Sıkıntılara zihnen (bilgi, plan), mânen (dua), maddeten (tedbir)
haz ırsanız, fırtına çıktığında uyuyabilirsiniz. Hayatınız boyunca..

Sevgiyle kalın...

(KIZGINLIKLA KARAR ALMAYIN, MUTLULUKTAN UÇTUĞUNUZDA SÖZ VERMEYİN. İKİSİ DE SARHOŞLUK ÂNIDIR, O HALLERDE AKIL BAŞTA DEĞİLDİR)

20 Ekim 2008 Pazartesi

BÜTÜN GÜNAHLARIN BAŞI

SADREDDÎN-İ KONEVÎ HAZRETLERİ
"Rahmetullahi aleyh"

BÜTÜN GÜNAHLARIN BAŞI

Acem diyârından bir derviş birçok yerler dolaşıp birçok kimseler görüp Konya'ya gelmiş ve Sadreddîn-i Konevî hazretlerinin "rahmetullahi aleyh" dergâhına misâfir olmuştu. Sadreddîn-i Konevî hazretlerinin mal ve mülkünü, hizmetçilerinin çokluğunu görünce, içinden; "Keşke bu kişinin bu malları kendisine ayak bağı olmasaydı da hak yolda bulunaydı. Keşke Acem diyârına bir gidip de oradaki evliyâ ile münâsebeti olsaydı. Kendisi için bu ne iyi olurdu." diye geçirdi. Bir zaman sonra bu düşüncesini Sadreddîn-i Konevî hazretlerine açtı ve; "Ey Efendi! Siz bir Acem diyârına gitseniz oradaki âlim ve velîlerle görüşseniz bu dünyâya bağlılığı terk edip Cenâb-ı Hakk'a kavuşursunuz." dedi. Sadreddîn-i Konevî hazretleri dervişin bu sözleri üzerine; "Ey derviş! Pekâlâ, bu dediklerini kabûl ettim. Gel gidelim." buyurdu ve birlikte Acem diyârına doğru yola çıktılar. On beş gün kadar yol gittikten sonra derviş, hırkasını Konya'da unuttuğunu hatırlayıp, aklı başından gitti ve yüzü üzerine yere düştü. Sadreddîn-i Konevî hazretleri dervişin yüzüne su serpip ayılttı. Derviş; "Ey arkadaşım! Ben dergâhınızda abdest almak için hırkamı çıkarmıştım. Onu unutmuşum. Şimdi hatırıma geldi de ondan fenâlaştım." dedi. Bunun üzerine Sadreddîn-i Konevî hazretleri ona tebessüm edip; "Ey Acem dervişi! Dünyâ sevgisi bütün günâhların başıdır. Biz bunca mal ve mülkü, hizmetçileri geride bıraktık. Lâkin birisi hatırımıza gelmedi. Sen ise iki paralık hırkanı terk ettiğinde aklın başından gitti." buyurdu. Sonra o dervişi yolda bırakıp Konya'ya döndüler.

15 Ekim 2008 Çarşamba

Zoru ( zoraki ) sevmek

Gecenin zifir olanını severim

Yağmurun kırbaç gibi yağanını

İdamlık mahkûmun başını dik tutanını

Göçmenin sıla diye yananını

Yıldızın en uzakta olanını….


Acının en güçlüsünü severim

Fırtınanın, kasırganın azgınını

Renklerin en beyazını

Aşkın saf olanını

Dönüşü olmayan yolculukları

Çiçeklerin en özgürünü; papatyayı...

Hayatın sonbaharını severim

Güpegündüz görülen rüyaları

Şarkıların en hüzünlüsünü

Rüzgârın şiddetlisini

Uzakların en uzağını….



Anıların en unutulanını severim

En yüksege uçan kuyruklu uçurtmayı

Çocuğun yaramazını

Ormanın en kuytusunu

Dağların sarp doruklarını

Agacın en yaşlısını ...

Duyguların en umarsızını severim

Düşünce kalkabilenleri

Yaşama inat yaşamayı seçenleri

Gözyaşının akmayanını severim….

Zoru, zor olanı…………

12 Ekim 2008 Pazar

Ten tuzaktır ruhumuz av böylece
Ruhu Rabbim kurtarırsın her gece

Ayrılıp ruhlar kafesten böylece
Kurtulup serbest olurlar her gece

Sanki yok mahkuma zindan uykuda
Saltanatsız sanki sultan uykuda

Yok uyurken kâr ziyân endişesi
Yok falan yahut filan endişesi

Uykusuz olsun veyahut uykulu
Böyledir hep Rabbin arif bir kulu

Dünyevi işlerde ârif uykuda
Bir kalem ârif ve bir katip Hûda

Göz arar görmezse şayet katibi
Zanneder ancak kalem yazmış gibi

Halka arif hali sunmuşken Hûda
Gör ki ancak zevk için halk uykuda

Bir uzak sahraya gitmiş canları
Dinlenir ruhuyla birlik tenleri

Bir tuzak kurmuşsun ey Rabbim yine
Ruh ararken yem, girer tekrar tene

Her sabah derken ışıklar merhaba
Çırpınır çarh adlı altun akbaba

Emreder her sabah Rab candan öte
Ruh akar can aleminden surete

Ruha ten isminde gömlek giydirir
Cisme ruh isminde bir yük bindirir

8 Ekim 2008 Çarşamba

Carry Love

Use your heart as shield. So you will be in safety. Mind you don’t say “I got tired”.



Those get tired who attach any other amulets but their hearts on their breasts.



When you ribcage squeezes your chest with pain, see if there is love.



If there is love, never mind, let pain come like mountains. Because love is an elixir that turns pain into life.



And here lies the secret of those who are love with pain, those who say “O doctor, do not cure my wound if you are able to / Let my dear friend come and heal this wound”.



Doesn’t the following saying belong to him who too found out this secret, being the headmaster of love: “I am the Messenger of grieves.”



If there is love, not you but the mountains will swing.



See to it that your pain is turned into honey. Spread it as if it were remedy on your heart’s wounds, on the broken parts of your dreams and hopes, which cause you disappointment and depression, on those areas inside you which have become as dark as cemetery.



Ignore the treacherous people and betrayals. They are the miserable that haven’t been able to turn pain into love. They are the poor love claimants that prefer mean joys to magnificent pains.



Remember pain gives that which joy cannot give. See to it that you turn your pain into limitless energy in the power station of love.



Keep it in your mind that heart is the centre of nuclear power. No atomic power station can compare with a loving and believing heart.



Know that whenever you talk about hope, you actually talk about love. Because hope is the child of love. Hope without love is like a doll baby; you play with it and throw it away when it is old.



Do not say “My hope is exhausted”, admit that it your love is exhausted…



Do you really think that love can be exhausted? Yes, it can it, it is felt by a mortal towards a mortal and in the name of a mortal.



That is passion which appears in form of love. Passion arrests, love sets free.

If you want to understand whether a feeling is love or passion, look at its colour.



Look at its colour; is it black love of is it white love?



The black love enslaves, the white love sets free. The love that sets free is called muhabbah, i.e. love and affection.



Muhabbah is a seed having dropped into heart; it produces fruit at all times just like “every corn in the corn-cob which produces a hundred grains”.



Love is the only capital that multiplies as one spends it. Everything gets exhausted as it is used, but affection never. Because love is eternal.



When you make your calculation, don’t forget the history, the location. Don’t forget the pain. Don’t forget the angels, Sakarya, the Nile, the Tuna, the Ephrata, the Tigris.



Don’t forget that you one of the children of Istanbul, Cairo, Bagdad, Damascus, Makkah. Don’t forget that you have black, yellow, white brothers. Don’t forget that your heart has its parts in Asia, Africa, Europe and America.



But, when you make your calculation, you must absolutely begin as follow:

“Carry love”.


13/01/2008
Mustafa İslamoğlu

What is the problem in the classical methodology of learning Arabic? (1)

28/06/2008

“Assalamu Alaikum. As one of the many people who benefit from your works I owe you a debt of gratitude and prayer for your well-being. I am a person who has been dealing with Arabic for a quite long time (over 15 years). I think it will not be an exaggeration to say that I could have finished two or three today’s faculties with the effort and time I have spent for Arabic. I’d like to state it at once that I wouldn’t change Arabic for any faculty that I could have finished, but I can’t help asking: Couldn’t it have been learnt without going through so long and complicated ways? Of course, it is not a question I’m trying to find an answer to. While I occupied myself in learning Arabic, on the other hand, I have also tried to find out why learning Arabic is so troublesome in our country. For example, I have pricked up my ears to all kinds of evaluations of such textbooks as Emsile, Bina, Maksud, Avamil, İzhar, which are taught in Muslim theological schools. I would like to know your opinion on this subject. (…)”



I have deemed the question of the wayfarer in search for knowledge currently holding a teaching position as an opportunity for fulfilling the promise that I made ages ago. That promise was to present a comprehensive and thorough critique of the classical methodology of learning Arabic, which has been applied in the Ottoman Muslim theological schools for many centuries.



Now, regarding this question as a good opportunity thereof, I would like to fulfil the promise I made at Hilâl TV. Let me express it immediately that the question of the seeker-after-knowledge was a rather long one. I have only taken its main part to economize on space.



The question is as follows: What is the problem in the classical methodology of learning Arabic?



This is a very difficult question. Attempting to answer this question just like that in a few sentences is a frivolity which resembles naughty street urchins’ pinching fruit by pulling the fruit trees’ branches hanging down onto the street. Trying to gather products of a thing whose foundation one doesn’t see is disrespect to labour.



First, let me express that I find the statement of the seeker-after-knowledge correct. Yes, such textbooks on “Morphology and Syntax” as Emsile, Bina, Maksut, Avamil, İzzi, Merah and many others which reflect the classical methodology of learning Arabic are problematic.



The problem is not restricted only to the method. There is also a problem in the foundation. As a matter of fact, the problem in the methodology and content actually stems from the problem in the foundation. This problem does not only embrace the textbooks enumerated above, but also such works on learning Arabic as Katru’n-Neda, en-Nahvu’l-Vâdıh and even Ibn ‘Akîl that have been produced according to the classical methods and that could be included in this section.



As a person having studied Arabic both in compliance with the Muslim theological schools’ classical methods as well as the modern methods, I suppose I can tell this.



Now, we can establish the following on condition that we substantiate it: The fundamental problem in the classical methodology of learning Arabic is “the slip of the axis”. It is just like the slip of the disc in one’s spine that enables one to stand on one’s feet. If the disc slips, you can hardly straighten your back once more. The situation has increasingly deteriorated and in the last there has appeared an odd “model” that gives classical instruction in the Arabic language for 5, 7, 9 and even more years, but still fails to make the learner aware of Arabic.



Where has that “slip of the axis” been experienced then?



The slip of the axis in the Arabic has been experienced in the three sine qua non elements of language: “word-meaning-purpose”. This “slip of the axis” occurred in the pair “word-meaning”. Because it was “meaning” that had to be the axis in this couple, but “word” has become the axis as a result of the breaking experienced in the historical process of learning Arabic. In other words, the bridges between eloquence and syntax have been burnt.



The Noble Qur’ân, as itself says, has “come in a clear (mubîn) Arabic”. Moreover, there is an implicit reference to its “coming in a clear (mubîn) Arabic” even at places where the word “mubîn” is not used in combination with the word “Arabic”. For instance, “Kitabun Mubîn” could be understood as “Kitabun Arabiyyun Mubîn”.



The word “mubîn” has been derived from the verb “abâna”. It has in itself both transitive and intransitive meanings. That is to say, it denotes both “clear in its essence” (intransitive) and “clarifying the truth” (transitive).



Does the Noble Qur’ân’s being “clear in its essence and clarifying the truth” stem from Arabic or from the Divine Revelation? I would surely point to the latter one in answer to that question unless there was not the phrase “bi lisanin Arabiyyun mubîn” (i.e. in a very clear and clarifying Arabic language) in front me. Thus, being “mubîn” has a dimension that stems from Arabic.



“Fasih Arabic” (al-Arabiyyatu’l-Fusha) is the equivalent of “Mubîn Arabic”. Fasahah (i.e. clarity) denotes “a meaning’s being clear”, which is not in written word but in meaning. Word is a vessel and a servant of meaning, whereas meaning is a servant of purpose. Therefore, first texts on Arabic were written by indicating this triplet. By way of example, the work al-Kitab written by the founder of Arabic grammar and a linguistic genius Sîbawayh was not only a grammar book. It was also a book of eloquence and clarity of the Arabic language.



I suppose, the dimension mentioned above is the “virginity” of Arabic, which has been vouchsafed to almost no other language in the world. Arabic, which had been the language of a people living as an inland basin community in desert oases for thousands of years, has been “frozen” and preserved almost like a tin can.



I think that at this very point one should approach with suspicion the prejudiced “Semitic language family” theses that are based on orientalists’ suppositions. The prejudiced spiteful from among them will surely say that Arabic is the spoilt Hebrew if not ashamed of doing so. The Jewish identity has been in danger of annihilation together with all of its culture several times amidst banishments, genocides, and imitations of enemies; and appeared as an invented identity after the Babylonian Exile. Shall the Jewish identity and the language of this accidental identity be the mother of Arabic? It is just as well that there is history.



How about the way morphology and syntax have been separated from clarity and eloquence of the Arabic language, which are each other’s twin brothers?


(8 April 2007)
Mustafa İslamoğlu

5 Ekim 2008 Pazar

Özüme bir kurşun sıktım YÂR . . .



Bir gidişin ardından batan güneşe takıldı gözlerim.Yalnızlığımı sırtlanıp geldiğim bu koca şehirde; koynunda depremleri taşıyan deniz gibi sustum

Kabullenmek, törpülesede yaramı kabullendim, kara bir diken gibi yuttum.Suskunluğumu haykırmak isterken delicesine, içime yığılıp, öylece kalakaldım.

Gözlerimdeki damlayı da sormayın.

Gözlerim denize ve hatta yıldızlara da kırgın.Bakışlarımda belirsiz bir çizgi hasretimi ele veren.Gözlerimdeki damlaya inat gülüyorum.Gülmek hiç bu kadar acıtmamıştı canımı.Sırtımı kimsesizliğime dayayıp uzup giden gecelere döndüm, yorgun ve yetim...

Gecenin duvarına kocaman bir hüzün resmi çizdim,bir çığlık kondurdum.Dudaklarımda acı bir türkü:

"bu devran bu devran zalim bu devran
taşımaz yükümü bir garip devran
hasta etti beni eyledi virané

türküleri susturun..

İnsan doğmakla kabul etmiş ayrılığı.Herkes kendi hasretinin hükümdarı olmuş.Herkes kendi hikayesini,kendi sevdasını en kutsal saymış.Benim efsanemde bana göre dünyanın en büyük efsanesi...Bir varım;bir yokum bu hikayede.

SEN BENİM KAFDAĞIMSIN YÂR!

BEN SENİN LEYLA'N.ÇÖLLERİNE DÜŞTÜM AYRILIKLARIN.SİMURG OLDUM YAKTIM KENDİMİ.SANA GELMEK İÇİN 'ÖZÜME BİR KURŞUN SIKTIM' . . .
Azıksız da olsa içime bıraktığın yığınla çıktım yola.Bu yolda yıllarca baharlar yitti avuçlarımda, sevdiğim çehreler bir bir bırakıp gittiler beni.anladım ki senden tatlısı yokmuş bu soğuk dünya gurbetinde.Uzaklığın üşüttü,tüketti zayıf ruhumu.Gecenin dizlerine kapanıp,hıçkıra hıçkıra ağlamakta buldum çareyi.

Duydum ki aşkının denizinden bir katre içen divane olmuş,
duydum ki secdelerde yürekler çatlar,yaşlar ceyhun olurmuş.
Duydum ki ruhuna kavuşanların gözleri kör olurmuş.

'bak sinemde bir ok var
derunumde bi acı
sendedir ilacı...'

Sen nerdesin!
Sana gelmek için özüme bir kurşun sıktım.
Sen olmasan YâR,yüreğime bıraktığın sevdan olmasa,dolmasa hücrelerime aşkın,bu yangın öfkemi,nefretimi yakmasa;tadın kan gibi akmasa damarlarımda...

Bu gurbet,bu yalnızlık,bu sürgün çekilesi değil.
Dedim ya benim ki kara sevda.
Söyle dostlarına yâr!
Bakmasınlar yüzüme öyle ve hiçbir şey sormasınlar bana.
Utanıyorum...
Sana kavuşmak için
Özüme bir kurşun sıktım YÂR . . .

vaktileyl.com


--alıntıdır--

4 Ekim 2008 Cumartesi

Ne Gelirse Kula Allah'tan Gelir




Ne gelirse kula Allah'tan gelir,
Sabredelim gönül elden ne gelir!?

RABBİM hakkımızda en hayırlısını nasip etsin...
ne günler geçiyor ki gözlerimiz hayrette kalıyor, kulaklarımız bir daha duymamak üzere kapanmak istiyor günde beşyüzbin defa!
Dert bize Eyyup'tan miras kalmıştır!
Derdini seven kullarından eyle Ya Rabbi!...
Sevginle donat kalbimizi.....
.....
.....
.....
Amin
Amin
Amin
<bgsound loop="true" src="mms://67.159.5.252/umutfmcom/alternatifmuzikler/nurettin%20rencber%20-%20yadimda%20sen.wma"/></bgsound>