Counter

29 Aralık 2008 Pazartesi

AYKAÇ'A DESTEĞİMİZ TAMDIR ....


DR. MEHMET AYKAÇ, bizim gönlümüzde; kişiliği ve sempatik tavırları ile de Çorum'un - Çorumlunun gönlüne taht kurmuş, sağlam kişiliğiyle her görevini kendi ifadesiyle "vaktinde, düzgün ve en kısa zamanda" yerine getirerek hakkını vermiş saygın bir insandır.
Bu nedenle ona bir desteği de Ak Parti sitesinden yapıyor ve buradaki formu doldurarak ve onun Belediye Başkanlığını hakkıyla ve en güzel şekliyle yapacağını teyit ettiğimiz mesajlarımızı yazarak desteğimize ve çalışmalarımıza devam ediyoruz..
Rabbim yar ve yardımcısı olsun..

28 Aralık 2008 Pazar

Öyle bir namaz kılacaksin ki Mevlana'ca:



Namaza tekbirle girmek,
'İlahi, biz senin huzurunda kurban olduk' demektir.
namaza başlayarak'Allah'ım canımız sana feda olsun' diyoruz
Namazda kıyama durarak
Allah'ın huzurunda kıyametteki muhasebeyi hatırlarız.
Kul, işlediği günahlardan dolayı, utancından ayakta durmaya dermanı kalmaz, rükuya eğilir.
Başı rükuda iken 'Hak'kın suallerine cevap ver' diye ilahi ferman gelir.
Kul, rükudan başını mahcup olarak kaldırır. Ayakta duramaz, yüzüstü secdeye kapanır.
Tekrar ona, 'Secdeden başını kaldır! Yapmış olduklarından haber ver' diye ferman gelir.
O, yine mahcup bir halde başını kaldırsa da, tekrar yüz üstü kapanır.
Veysel Karani gibi geceleri gündüzleri namazla geçirmeye var mısın?
Öyle güzel bir namaz kılarmış ki mübarek, bir geceyi sadece kıyamda, diğer bir geceyi sadece rükuda, diğer bir geceyi de sadece secdede geçirirmiş...
Hz. Ali(RA) gibi, savaşta yediği okun acısından cıkaramıyorlar, ancak Hz. Ali(RA) namaza durunca çıkarıyorlar hem de kılı bile kıpırdamıyor, soranlara da 'Biz namaz kılarken can kuşumuzu salıveririz' demiş mübarek insan, var mıyız böyle namaz kılmaya ?
Hz.Rabia gibi, gözlerinde yaş kalmayıncaya kadar namaz da ağlamaya var mıyız?
Ve O GÜZELLER GÜZELİ Peygamberimiz, namazı en güzel kılan O, kimse onun gibi kılamazdı.

Hadi ey kalbim durma artık tövbe et ve Yaradanına en güzel hamdini sun, temizle kalbini pislikten, dünyalıktan ve kula yakışır bir şekilde MEVLA'ya yaklaş...

Hadi be ruhum hadi be kalbim uymayın siz o nefsime o hep konuşur ve sizi kötüye götürür, siz ondan güçlüsünüz, siz ona hükmedersiniz hadi kırın onun gücünü...
Biliyorum yapacaksın sen bunu hadi o zaman bak Bilal-i Habeşi(RA) ezanı okumaya başladı
Öyle bir namaz kılacaksin ki ezanı okuyan Bilal-i Habeşi olacak, namaz kıldığın yer Mescid-i Haram(KABE) olacak ve İmamın Hz. Muhammed Mustafa olacak ve Hz. Ebubekir, Hz. Ömer,
Hz. Osman, Hz. Ali ve Sahabe-i Kiram ile birlikte namaza duracaksın...

Öyle bir namaz kılacaksın ki, sırat köprüsünün üzerinde olacaksın aşağısı cehennem ve karşısında YÜCELER YÜCESİ ALLAHÜ TEALA ve Meleklerle saf tutarak...

Haydi şimdi namaz zamanı, haydi şimdi kurtuluş zamanı...
Önünde bunlar var... her isteğinin gerçekleşeceği sonsuz yaşam yurdu CENNET var....

26 Aralık 2008 Cuma

BAŞARILAR SAYIN AYKAÇ...



ÇORUM BELEDİYE BAŞKAN ADAY ADAYI
DR. MEHMET AYKAÇ'A ÇALIŞMALARINDA BAŞARILAR DİLİYORUZ....
HAYIRLI MUVAFFAKİYETLER ONUNLA OLSUN...


ÖZGEÇMİŞ
Çorum Belediye Başkan Aday Adayı Dr. Mehmet AYKAÇ

1958 yılında Çorum-Merkez Yaydiğin Köyü’nde doğdu. İmam-Hatip Lisesi’ni Çorum’da (1977), Yüksek İslam Enstitüsü’nü Bursa’da bitirdi (1981). 1993’te İslâm Tarihi doktoru oldu. Aynı yıl doçentlik yabancı dil sınavını da başarılı ile verdi.
Dr. Mehmet AYKAÇ sırası ile Çorum-Kargı vaizliği, Yozgat-Sorgun müftülüğü, Şırnak-İdil müftülüğü, İstanbul Merkez vaizliği görevlerinde bulundu. Türkiye Diyanet Vakfı’nca neşredilen İslâm Ansiklopedisi’nde 1987-95 yılları arasında müellif-redaktör (yazar) olarak çalıştı.
Dr. Mehmet AYKAÇ, 1995’te Çorum Milletvekili seçildi. TBMM’de İç İşleri Komisyonu üyeliği, Türkiye-Tunus Parlamentoları Arası Dostluk Grubu Genel Sekreterliği yaptı.
Muhtelif zamanlarda çeşitli Avrupa ülkelerine kısa süreli inceleme ve araştırma seyahatlerinde bulunan AYKAÇ, bir yıl Avustralya’daki Türk vatandaşlarımıza sosyal ve eğitim hizmetleri verdi. 2004 yılında Diyanet tarafından Arnavutluk’ta “Tirana Büyükelçiliği Sosyal İşler Koordinatörlüğü görevine atandı ve bu vazifeyi üç yıl yürüttü.

Dr. Mehmet AYKAÇ’a göre belediye hizmetlerini yürütecek kişi orkestra şefi konumundaki belediye başkanıdır. Onun iyi bir koordinatör olması gerekir. O, takım ruhuyla, ortak aklı harekete geçirerek halka en iyi ve çağdaş hizmetleri sunan, sorunları çözen, halkın ihtiyaçları ve beklentileri doğrultusunda beldesini imar eden, halkımızın değerlerini yaşatan, modern teknolojiyi kullanan, tarihi mirası yaşatan, ekonomik canlılığı artıran, kültürel ve siyasi atmosferi pozitif yönde geliştiren kişidir.
Değerli Çorumlu hemşehrilerim, bendeniz bir dönem TBMM’de ilimi ve insanımı layıkıyla temsil etmeye çalıştım. Yurt içinde ve yurt dışında edindiğim idari, siyasi, insani tecrübe ve birikimimi hemşehrilerimin hizmetine tekrar sunmak ihtiyacı duydum. Ankara tecrübem var, bürokrasiyi tanıyorum, şehrimin ihtiyaçlarını da iyi biliyorum. Projelerimle ve el birliğiyle, teşkilatımızla uyum içersinde çalışarak Çorumumuzu örnek bir kent yapmaya talibim.
Çalışma prensibim; Ekip ruhuyla hareket eden seviyeli ve nitelikli bir belediye meclisi oluşturularak düzenli, disiplinli, aktif ve dinamik bir belediye hedefliyorum. Hak ve hukuka riayet ederek belediye kaynaklarını en akıllı ve en çok verim alacak şekilde kullanacağız. Yaşlıyı, fakiri-fukarayı gözeteceğiz. Pek çok sosyal ve kültürel hizmeti sponsorluk usulü ile koordine edeceğiz. Çorumsporla yakından ilgileneceğiz. İmar sorunları acilen çözülecek; cadde, sokak, bulvar ve park düzenlemelerine hız verilecektir. Şehrimizin temizliği konusuna çok önem vereceğiz. Otoparklar açarak şehir içi trafik sorununa mutlaka çözüm getireceğiz.
Sonuç olarak; şahsıma görev tevdi edilirse, genel başkanımızın enerjisini teşkilatlarımızla birlikte ilimize yansıtmanın gayreti içerisinde olacağız. Çorumumuz adaletle kalkınmış bir Türkiye’nin parlayan yıldızı olacaktır. Takdir, teşkilatımızın ve halkımızındır. Allah hepimizin yar ve yardımcısı olsun.
Saygılarımla...

20 Aralık 2008 Cumartesi

Günün Ayeti

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla

Kârûn, zineti ve görkemi içerisinde kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını arzu edenler, "Keşke Kârûn'a verilen (servet) gibi bizim de (servetimiz) olsaydı. Şüphesiz o büyük bir servet sahibidir" dediler. Kendilerine ilim verilmiş olanlar ise, "Yazıklar olsun size! İman edip de iyi işler yapanlara Allah'ın vereceği mükâfat daha hayırlıdır. Ona da ancak sabredenler kavuşturulur" dediler. Sonunda onu da, sarayını da yerin dibine batırdık. Allah'a karşı ona yardım edebilecek adamları da yoktu. Kendisini savunup kurtarabileceklerden de değildi!

Kasas suresi 79-81

14 Aralık 2008 Pazar

Bülbül güle savdalı, gül bülbüle hasret

Mevsim bahar
En sevdiği mevsim di, kırmızı gülün.
Bir sene bekledi kar kış demeden
Önce yapraklı solmuş
Sonbaharın gelişiylede
Dökmüştü kurumuş yapraklarını bir bir kızıl toprağa
Kışla beraber de kar taneleri altında yitirmişti tüm yapraklarını

Özlemiyle yanıp tutuştuğu günün gelişi heyecanlardırmıştı gülü.

Yine kuşlar ötüşecek etrafında
Ve
Yine baharla birlikte bülbül seslerini işitebilecekti.

“Bülbül güle savdalı, gül bülbüle hasret”

Ama içlerinden birini unutamamıştı GÜL.
Anlatmıştı gül bülbüle derdini
Bülbülde dinleyip susmuştu

-Niye susarsın ey bülbül.
-Yoksa sen..

-bilmiyorum GÜL’üm
-bilmiyorum

Cevap veremedi bülbül.
Sakladı içindeki kıvılcımı
Sustu konuşamadı

Israr edince Gül,

-Bir dahaki baharı bekleyelim dediğini işitti bülbülden.
Eğdi başını gül
Sustu oda

Sonra bülbül uçup gitti…

yaşlı gözlerlede uğurladı bülbülünü gül..
gömdü sinesine aşkını


Şimdi mevsim yine bahar .
bir sene beklemişti GÜL.

Gözleri hep yolda idi,
Kulakları onun sesini arar olmuştu.

Ne zaman yanından bir bülbül geçtiğini görse..
Sorardı heyecanla!!

NEREDE BENİM BÜLBÜLÜM GÖRENİNİZ VARMI??

Ama her defasında aynı cevabı alırdı.

Bilmiyoruz Gül kardeş…

Gül gün geçtikce ümidini yitirmeye başladı.
Laleler, sümbüller menekşeler anlamışlardı.

Bülbül dönmeyecek diye konuşuyorlardı aralarında..

Gülün kulağına da geldi bu konuşma.
Durakladı bir ara......
Hayır gelecektir benim bülbülüm dedi içinden.

Bahar görevini tamamlamış yerini kışa bırakmaya hazırlanıyordu.
Ama hiçbir haber gelmemişti gülden.

Artık mevsim sonbahardı.
Ağaların kuruma
Karıncaların yuvalarına dönüş mevsimi.

Ve tabi

Güllerin solma zamanı.

Artık gülde ümidini kaybetmeye başladı.
her yaprak döküşünde bir parça ümidini alıp götürüyordu sevmediği sonbahar..

Mevsim kış
Son kalan yaprağı da düşecekti gülün.
Yaprakla beraber son ümidide gidecekti elinden.

Kara bulutların gönderdiği yağmur taneleri yeryüzünü ıslatmaya koyulmuştu.

Gül son kalan yaprağını bir o tarafa bir bu tarafa çekiyordu
Son kalan yaprağını yağmur tanelerine teslim etmemek için.

Ama yağmurun şiddetine dayanamadı gül..

Son yaprağınıda teslim etti kara toprağa.

Kara haber tez duyulu derlerde,duyamadı gül

Ve bir dahaki bahara açamadı gülleri, yeşeremedi yaprakları.
Bülbüle duyduğu özlem yağmurun içinde
boğulduuu
kayboldu
GÜL

-mercandede-

29 Kasım 2008 Cumartesi

Gül desem................

Gül desem..
Bu dünyaya dair ne varsa yeni bildiğim, hepsi eskise bir bir içimde. Soğuk bir hançer gibi damarlarımı yırtan isyanlarımı çekip çıkarsam kalbimden...............
Kanayan yaralarımın sancısını bir gül yaprağının sıcaklığıyla dindirsem..Sıcak, buhar buhar yükselirken semaya, ufkun ince çizgisine doğru aşkı soluyarak savrulan mahzun bir kum zerresi olsam...................
Gülün ayağını kaldırdığı yere, ben bıraksam yüreğimi................
Uzun yolların yorgunluğuna sükut eden bir çehreyle,kafesinden kurtulan bir güvercin misali, tutsaklığı ruhumda elesem, ömrümün bir ucundan diğer ucuna dek koşar adım gülün ateş kırmızısı izini sürsem.........

Gül desem..
Güle yazılan bütün yazıları ben okusam......
Bütün şiirleri ben ezberlesem.Güle adanan nefeslerim tükenene dek, bir gül destanı içinde ömür sürsem.............
Bütün şakıyan bülbüller sussa.. Güle aşkımı ben söylesem.
ben anlatsam...............
Dökülse kanlı pasları göz kapaklarının. Kırılsa kapıları gülsüz geçen yıllarımın.......
İçimi yakıp yıkan rüzgarlar gül sularında durulsa.............

Gül desem..
Beni bir gül sevse..
Beni bir gül anlasa..
Keşkeeeee...




16 Kasım 2008 Pazar

Cân içre cansın

Ey vaslı cennet/kıl câna minnet/vay, serv-ı kamet/cân içre cansın

Kıl câna minnet/vay serv-ı kamet/cân içre cansın/nev-res fidansın

Vay serv-kamet/cân içre cansın/nev-res fidansın/suh-ı cihansın

Cân içre cansın/nev-res gidansın/şûh-ı cihansın/gözden nihansın.

6 Kasım 2008 Perşembe

Gülü İncitme Gönül !!



Çiçeklerle hoş geçin,balı incitme gönül.

Bir küçük meyve için,dalı incitme gönül..

Başın olsada yüksek,gözün enginde gerek,

Kibirle yürüyerek,yolu incitme gönül!...

Mevla verince azma,geri alınca kızma,

Tüten ocağı bozma,külü incitme gönül..

Dokunur gayretine,karışma hikmetine .

Sahibi hürmetine,kulu incitme gönül..

Sevmekten geri kalma,yapan ol,yıkan olma .

Sevene diken olma,gülü incitme gönül..

Konuşmak bize mahsus,olsada bir güzel söz,

Ya hayır de,ya da sus,dili incitme gönül ..

4 Kasım 2008 Salı

Yavrunuzdan Mektup var, Okur musunuz?

Sevgili Anneciğim, Babacığım,


Bütün duygu ve düşüncelerimi dile getirebilseydim, size şunları söylemek isterdim. Sürekli bir büyüme ve değişme içindeyim. Sizin çocuğunuz olsam da sizden ayrı bir kişilik geliştiriyorum. Beni anlamaya ve tanımaya çalışın. Deneme ile öğrenirim. Bana ayak uydurmakta güçlük çekebilirsiniz. Oyunda, arkadaşlıkta ve uğraşılarımda özgürlük tanıyın. Beni her yerde, her işimde koruyup kollamayın. Davranışlarımın sonuçlarını kendim görürsem daha iyi öğrenirim. Bırakın kendi işimi kendim göreyim. Büyüdüğümü başka nasıl anlarım?.Büyümeyi çok istiyorsam da ara sıra yaşımdan küçük davranmaktan kendimi alamıyorum. Bunu önemsemeyin. Ama siz beni şımartmayın. Hep çocuk kalmak isterim sonra. Her istediğimi elde edemeyeceğimi biliyorum. Ancak siz verdikçe almadan edemiyorum. Bana yerli yersiz söz de vermeyin. Sözünüzü tutmayınca sizlere güvenim azalıyor. Bana kesin ve kararlı davranmaktan çekinmeyin. Yoldan saptığımı görünce beni sınırlayın. Koyduğunuz kurallar ve yasakların hepsini beğendiğimi söyleyemem. Ancak, hiç kısıtlanmayınca ne yapacağımı şaşırıyorum. Tutarsız davrandığınızı görünce hem bocalıyor, hem de bundan yararlanmadan edemiyorum.Beni dinleyin. Öğrenmeye en yatkın olduğum anlar, soru sorduğum anlardır. Açıklamalarınız kısa ve özlü olsun. Öğütlerinizden çok davranışlarınızdan etkilendiğimi unutmayın. Beni eğitirken ara sıra yanlışlar yapabilirsiniz. Bunları çabuk unuturum. Ancak biribirinize saygı ve sevginizin azaldığını görmek beni yaralar ve sürekli tedirgin eder.Çok konuşup çok bağırmayın. Yüksek sesle söylenenleri pek duymam. Yumuşak ve kesin sözler bende daha iyi iz bırakır. 'Ben senin yaşında iken…' diye başlayan söylevleri hep kulak ardına atarım.Küçük yanılgılarımı büyük suçmuş gibi başıma kakmayın. Bana yanılma payı bırakın. Beni korkutup sindirerek, suçluluk duygusu aşılayarak uslandırmaya çalışmayın. Yaramazlıklarım için beni kötü çocukmuşum gibi yargılamayın. Yanlış davranışım üzerinde durup düzeltin. Ceza vermeden önce beni dinleyin. Suçumu aşmadığı sürece cezama katlanabilirim.Beni, yeteneklerimin üzerinde işlere zorlamayın. Ama başarabileceğim işleri yapmamı bekleyin. Bana güvendiğinizi belli edin. Beni destekleyin. Hiç değilse çabamı övün. Beni başkaları ile karşılaştırmayın, umutsuzluğa kapılırım. Benden yaşımın üstünde olgunluk beklemeyin. Bütün kuralları birden öğretmeye kalkmayın. Bana süre tanıyın. Yüzde yüz dürüst davranmadığımı görünce ürkmeyin. Beni köşeye sıkıştırmayın. Yalana sığınmak zorunda kalırım. Sizi çok bunaltsam bile soğukkanlılığınızı kaybetmeyin. Kızgınlığınızı haklı görebilirim ama beni aşağılamayın. Hele başkalrının yanında onurumu kırmayın. Unutmayın ki ben de sizi yabancıların önünde güç durumlara düşürebilirim.Bana haksızlık ettiğinizi anlayınca açıklamaktan çekinmeyin. Özür dileyişiniz, size olan sevgimi azaltmaz; tersine beni size daha çok yakınlaştırır. Aslında ben sizleri olduğunuzdan daha iyi görüyorum. Bana kendinizi yanılmaz ve erişilmez göstermeye çalışmayın. Yanıldığınızı görünce üzüntüm büyük olur. Biliyorum ara sıra sizi üzüyor, belki de düş kırıklığına uğratıyorum. Bana verdiklerinizin yanında benden istediklerinizin çok olmadığını da biliyorum. Yukarıda sıraladığım istekler size çok geldiyse birçoğundan vazgeçebilirim. Yeter ki beni ben olarak seveceğinize olan inancım sarsılmasın.Benden 'Örnek Çocuk' olmamı istemezseniz, ben de sizden kusursuz ana-baba olmanızı beklemem. Sevecen ve anlayışlı olmanız bana yeter.Sizin çocuğunuz olarak doğmak elimde değildi. Ama seçme hakkım olsaydı, sizden başka kimsenin çocuğu olmak istemezdim.

Sevgiler… Çocuğunuz

evet sevgili dostlar, nasıl ki yaptığımız işlerde sabır gösteriyorsak, ektiğimiz tohumların yetişmesi için sabır gösteriyorsak 'geleceğin büyüklerine de aynı sabrı gösterelim, onları içinde bulundukları gelişim dönemine göre değerlendirelim,kişilik geliştirmelerine fırsat tanıyalım, çünkü yaradan herkesi farklı farklı yaratmış, herkesin siması, parmak izi, kişiliği farklı farklı. yavrularımızın bizim tıpatıp kopyalarımız olmasını beklemeyelim, eğer onlar bizim için değerliyse(ki mutlaka değerlidir) en azından bir tane olsun çocuk gelişimi kitabı okuyalım uzmanların dediklerine bir kulak verelim, ne kaybederiz ki?...

ramazan su, gazi ilahiyat-2001, çorum çeşmeören yibo din kült ah bilg öğrt

23 Ekim 2008 Perşembe

FIRTINA



Yıllar önce bir çiftçi, fırtınası bol olan bir tepede bir çiftlik
satın almıştı. Yerleştikten sonra ilk işi bir yardımcı aramak oldu.
Ama ne yakındaki köylerden ne de uzaktakilerden kimse onun çiftliğinde
çalışmak istemiyordu. Müracaatçıların hepsi çiftliğin yerini görünce
çalışmaktan vaz geçiyor, burası fırtınalıdır, siz de vazgeçseniz iyi
olur diyorlardı.
Nihayet çelimsiz, orta yaşı geçkince bir adam işi kabul etti. Adamın
haline bakıp 'çiftlik işlerinden anlar mısın?' diye sormadan edemedi
çiflik sahibi. 'Sayılır' dedi adam, 'fırtına çıktığında uyuyabilirim'.
Bu ilgisiz sözü biraz düşündü, sonra boşverip çares iz adamı işe aldı.
Haftalar geçtikçe adamın çiftlik işlerini düzenli olarak yürüttüğünü
de görünce içi rahatladı. Ta ki o fırtınaya kadar:
Gece yarısı, fırtınanın o müthiş uğultusuyla uyandı. Öyle ki, bina
çatırdıyordu. Yatağından fırladı, adamın odasına koştu: 'Kalk, kalk!
Fırtına çıktı. Herşeyi uçurmadan yapabileceklerimizi yapalım.' Adam
yatağından bile doğrulmadan mırıldandı: 'Boşverin efendim, gidin
yatın. İşe girerken ben size fırtına çıktığında uyuyabilirim demiştim
ya.' Çiftçi adamın rahatlığına çıldırmıştı. Ertesi sabah ilk işi onu
kovmak olacaktı, ama şimdi fırtınaya bir çare bulmak gerekiyordu.
Dışarı çıktı, saman balyalarına koştu: A-aa! Saman balyaları
birleştirilmiş, üzeri muşamba ile örtülmüş, sıkıca bağlanmıştı. Ahıra koştu. İneklerin tamamı bahçeden ahıra sokulmuş, ahırın kapısı desteklenmişti. Tekrar evine yöneldi; evin kepenklerinin tamamı kapatılmıştı. Çiftçi rahatlamış bir halde odasına döndü, yatağına yattı.
Fırtına uğuldamaya devam ediyordu. Gülümsedi ve gözlerini
kapatırken mırıldandı: 'Fırtına çıktığında uyuyabilirim'
Sıkıntılara zihnen (bilgi, plan), mânen (dua), maddeten (tedbir)
haz ırsanız, fırtına çıktığında uyuyabilirsiniz. Hayatınız boyunca..

Sevgiyle kalın...

(KIZGINLIKLA KARAR ALMAYIN, MUTLULUKTAN UÇTUĞUNUZDA SÖZ VERMEYİN. İKİSİ DE SARHOŞLUK ÂNIDIR, O HALLERDE AKIL BAŞTA DEĞİLDİR)

20 Ekim 2008 Pazartesi

BÜTÜN GÜNAHLARIN BAŞI

SADREDDÎN-İ KONEVÎ HAZRETLERİ
"Rahmetullahi aleyh"

BÜTÜN GÜNAHLARIN BAŞI

Acem diyârından bir derviş birçok yerler dolaşıp birçok kimseler görüp Konya'ya gelmiş ve Sadreddîn-i Konevî hazretlerinin "rahmetullahi aleyh" dergâhına misâfir olmuştu. Sadreddîn-i Konevî hazretlerinin mal ve mülkünü, hizmetçilerinin çokluğunu görünce, içinden; "Keşke bu kişinin bu malları kendisine ayak bağı olmasaydı da hak yolda bulunaydı. Keşke Acem diyârına bir gidip de oradaki evliyâ ile münâsebeti olsaydı. Kendisi için bu ne iyi olurdu." diye geçirdi. Bir zaman sonra bu düşüncesini Sadreddîn-i Konevî hazretlerine açtı ve; "Ey Efendi! Siz bir Acem diyârına gitseniz oradaki âlim ve velîlerle görüşseniz bu dünyâya bağlılığı terk edip Cenâb-ı Hakk'a kavuşursunuz." dedi. Sadreddîn-i Konevî hazretleri dervişin bu sözleri üzerine; "Ey derviş! Pekâlâ, bu dediklerini kabûl ettim. Gel gidelim." buyurdu ve birlikte Acem diyârına doğru yola çıktılar. On beş gün kadar yol gittikten sonra derviş, hırkasını Konya'da unuttuğunu hatırlayıp, aklı başından gitti ve yüzü üzerine yere düştü. Sadreddîn-i Konevî hazretleri dervişin yüzüne su serpip ayılttı. Derviş; "Ey arkadaşım! Ben dergâhınızda abdest almak için hırkamı çıkarmıştım. Onu unutmuşum. Şimdi hatırıma geldi de ondan fenâlaştım." dedi. Bunun üzerine Sadreddîn-i Konevî hazretleri ona tebessüm edip; "Ey Acem dervişi! Dünyâ sevgisi bütün günâhların başıdır. Biz bunca mal ve mülkü, hizmetçileri geride bıraktık. Lâkin birisi hatırımıza gelmedi. Sen ise iki paralık hırkanı terk ettiğinde aklın başından gitti." buyurdu. Sonra o dervişi yolda bırakıp Konya'ya döndüler.

15 Ekim 2008 Çarşamba

Zoru ( zoraki ) sevmek

Gecenin zifir olanını severim

Yağmurun kırbaç gibi yağanını

İdamlık mahkûmun başını dik tutanını

Göçmenin sıla diye yananını

Yıldızın en uzakta olanını….


Acının en güçlüsünü severim

Fırtınanın, kasırganın azgınını

Renklerin en beyazını

Aşkın saf olanını

Dönüşü olmayan yolculukları

Çiçeklerin en özgürünü; papatyayı...

Hayatın sonbaharını severim

Güpegündüz görülen rüyaları

Şarkıların en hüzünlüsünü

Rüzgârın şiddetlisini

Uzakların en uzağını….



Anıların en unutulanını severim

En yüksege uçan kuyruklu uçurtmayı

Çocuğun yaramazını

Ormanın en kuytusunu

Dağların sarp doruklarını

Agacın en yaşlısını ...

Duyguların en umarsızını severim

Düşünce kalkabilenleri

Yaşama inat yaşamayı seçenleri

Gözyaşının akmayanını severim….

Zoru, zor olanı…………

12 Ekim 2008 Pazar

Ten tuzaktır ruhumuz av böylece
Ruhu Rabbim kurtarırsın her gece

Ayrılıp ruhlar kafesten böylece
Kurtulup serbest olurlar her gece

Sanki yok mahkuma zindan uykuda
Saltanatsız sanki sultan uykuda

Yok uyurken kâr ziyân endişesi
Yok falan yahut filan endişesi

Uykusuz olsun veyahut uykulu
Böyledir hep Rabbin arif bir kulu

Dünyevi işlerde ârif uykuda
Bir kalem ârif ve bir katip Hûda

Göz arar görmezse şayet katibi
Zanneder ancak kalem yazmış gibi

Halka arif hali sunmuşken Hûda
Gör ki ancak zevk için halk uykuda

Bir uzak sahraya gitmiş canları
Dinlenir ruhuyla birlik tenleri

Bir tuzak kurmuşsun ey Rabbim yine
Ruh ararken yem, girer tekrar tene

Her sabah derken ışıklar merhaba
Çırpınır çarh adlı altun akbaba

Emreder her sabah Rab candan öte
Ruh akar can aleminden surete

Ruha ten isminde gömlek giydirir
Cisme ruh isminde bir yük bindirir

8 Ekim 2008 Çarşamba

Carry Love

Use your heart as shield. So you will be in safety. Mind you don’t say “I got tired”.



Those get tired who attach any other amulets but their hearts on their breasts.



When you ribcage squeezes your chest with pain, see if there is love.



If there is love, never mind, let pain come like mountains. Because love is an elixir that turns pain into life.



And here lies the secret of those who are love with pain, those who say “O doctor, do not cure my wound if you are able to / Let my dear friend come and heal this wound”.



Doesn’t the following saying belong to him who too found out this secret, being the headmaster of love: “I am the Messenger of grieves.”



If there is love, not you but the mountains will swing.



See to it that your pain is turned into honey. Spread it as if it were remedy on your heart’s wounds, on the broken parts of your dreams and hopes, which cause you disappointment and depression, on those areas inside you which have become as dark as cemetery.



Ignore the treacherous people and betrayals. They are the miserable that haven’t been able to turn pain into love. They are the poor love claimants that prefer mean joys to magnificent pains.



Remember pain gives that which joy cannot give. See to it that you turn your pain into limitless energy in the power station of love.



Keep it in your mind that heart is the centre of nuclear power. No atomic power station can compare with a loving and believing heart.



Know that whenever you talk about hope, you actually talk about love. Because hope is the child of love. Hope without love is like a doll baby; you play with it and throw it away when it is old.



Do not say “My hope is exhausted”, admit that it your love is exhausted…



Do you really think that love can be exhausted? Yes, it can it, it is felt by a mortal towards a mortal and in the name of a mortal.



That is passion which appears in form of love. Passion arrests, love sets free.

If you want to understand whether a feeling is love or passion, look at its colour.



Look at its colour; is it black love of is it white love?



The black love enslaves, the white love sets free. The love that sets free is called muhabbah, i.e. love and affection.



Muhabbah is a seed having dropped into heart; it produces fruit at all times just like “every corn in the corn-cob which produces a hundred grains”.



Love is the only capital that multiplies as one spends it. Everything gets exhausted as it is used, but affection never. Because love is eternal.



When you make your calculation, don’t forget the history, the location. Don’t forget the pain. Don’t forget the angels, Sakarya, the Nile, the Tuna, the Ephrata, the Tigris.



Don’t forget that you one of the children of Istanbul, Cairo, Bagdad, Damascus, Makkah. Don’t forget that you have black, yellow, white brothers. Don’t forget that your heart has its parts in Asia, Africa, Europe and America.



But, when you make your calculation, you must absolutely begin as follow:

“Carry love”.


13/01/2008
Mustafa İslamoğlu

What is the problem in the classical methodology of learning Arabic? (1)

28/06/2008

“Assalamu Alaikum. As one of the many people who benefit from your works I owe you a debt of gratitude and prayer for your well-being. I am a person who has been dealing with Arabic for a quite long time (over 15 years). I think it will not be an exaggeration to say that I could have finished two or three today’s faculties with the effort and time I have spent for Arabic. I’d like to state it at once that I wouldn’t change Arabic for any faculty that I could have finished, but I can’t help asking: Couldn’t it have been learnt without going through so long and complicated ways? Of course, it is not a question I’m trying to find an answer to. While I occupied myself in learning Arabic, on the other hand, I have also tried to find out why learning Arabic is so troublesome in our country. For example, I have pricked up my ears to all kinds of evaluations of such textbooks as Emsile, Bina, Maksud, Avamil, İzhar, which are taught in Muslim theological schools. I would like to know your opinion on this subject. (…)”



I have deemed the question of the wayfarer in search for knowledge currently holding a teaching position as an opportunity for fulfilling the promise that I made ages ago. That promise was to present a comprehensive and thorough critique of the classical methodology of learning Arabic, which has been applied in the Ottoman Muslim theological schools for many centuries.



Now, regarding this question as a good opportunity thereof, I would like to fulfil the promise I made at Hilâl TV. Let me express it immediately that the question of the seeker-after-knowledge was a rather long one. I have only taken its main part to economize on space.



The question is as follows: What is the problem in the classical methodology of learning Arabic?



This is a very difficult question. Attempting to answer this question just like that in a few sentences is a frivolity which resembles naughty street urchins’ pinching fruit by pulling the fruit trees’ branches hanging down onto the street. Trying to gather products of a thing whose foundation one doesn’t see is disrespect to labour.



First, let me express that I find the statement of the seeker-after-knowledge correct. Yes, such textbooks on “Morphology and Syntax” as Emsile, Bina, Maksut, Avamil, İzzi, Merah and many others which reflect the classical methodology of learning Arabic are problematic.



The problem is not restricted only to the method. There is also a problem in the foundation. As a matter of fact, the problem in the methodology and content actually stems from the problem in the foundation. This problem does not only embrace the textbooks enumerated above, but also such works on learning Arabic as Katru’n-Neda, en-Nahvu’l-Vâdıh and even Ibn ‘Akîl that have been produced according to the classical methods and that could be included in this section.



As a person having studied Arabic both in compliance with the Muslim theological schools’ classical methods as well as the modern methods, I suppose I can tell this.



Now, we can establish the following on condition that we substantiate it: The fundamental problem in the classical methodology of learning Arabic is “the slip of the axis”. It is just like the slip of the disc in one’s spine that enables one to stand on one’s feet. If the disc slips, you can hardly straighten your back once more. The situation has increasingly deteriorated and in the last there has appeared an odd “model” that gives classical instruction in the Arabic language for 5, 7, 9 and even more years, but still fails to make the learner aware of Arabic.



Where has that “slip of the axis” been experienced then?



The slip of the axis in the Arabic has been experienced in the three sine qua non elements of language: “word-meaning-purpose”. This “slip of the axis” occurred in the pair “word-meaning”. Because it was “meaning” that had to be the axis in this couple, but “word” has become the axis as a result of the breaking experienced in the historical process of learning Arabic. In other words, the bridges between eloquence and syntax have been burnt.



The Noble Qur’ân, as itself says, has “come in a clear (mubîn) Arabic”. Moreover, there is an implicit reference to its “coming in a clear (mubîn) Arabic” even at places where the word “mubîn” is not used in combination with the word “Arabic”. For instance, “Kitabun Mubîn” could be understood as “Kitabun Arabiyyun Mubîn”.



The word “mubîn” has been derived from the verb “abâna”. It has in itself both transitive and intransitive meanings. That is to say, it denotes both “clear in its essence” (intransitive) and “clarifying the truth” (transitive).



Does the Noble Qur’ân’s being “clear in its essence and clarifying the truth” stem from Arabic or from the Divine Revelation? I would surely point to the latter one in answer to that question unless there was not the phrase “bi lisanin Arabiyyun mubîn” (i.e. in a very clear and clarifying Arabic language) in front me. Thus, being “mubîn” has a dimension that stems from Arabic.



“Fasih Arabic” (al-Arabiyyatu’l-Fusha) is the equivalent of “Mubîn Arabic”. Fasahah (i.e. clarity) denotes “a meaning’s being clear”, which is not in written word but in meaning. Word is a vessel and a servant of meaning, whereas meaning is a servant of purpose. Therefore, first texts on Arabic were written by indicating this triplet. By way of example, the work al-Kitab written by the founder of Arabic grammar and a linguistic genius Sîbawayh was not only a grammar book. It was also a book of eloquence and clarity of the Arabic language.



I suppose, the dimension mentioned above is the “virginity” of Arabic, which has been vouchsafed to almost no other language in the world. Arabic, which had been the language of a people living as an inland basin community in desert oases for thousands of years, has been “frozen” and preserved almost like a tin can.



I think that at this very point one should approach with suspicion the prejudiced “Semitic language family” theses that are based on orientalists’ suppositions. The prejudiced spiteful from among them will surely say that Arabic is the spoilt Hebrew if not ashamed of doing so. The Jewish identity has been in danger of annihilation together with all of its culture several times amidst banishments, genocides, and imitations of enemies; and appeared as an invented identity after the Babylonian Exile. Shall the Jewish identity and the language of this accidental identity be the mother of Arabic? It is just as well that there is history.



How about the way morphology and syntax have been separated from clarity and eloquence of the Arabic language, which are each other’s twin brothers?


(8 April 2007)
Mustafa İslamoğlu

5 Ekim 2008 Pazar

Özüme bir kurşun sıktım YÂR . . .



Bir gidişin ardından batan güneşe takıldı gözlerim.Yalnızlığımı sırtlanıp geldiğim bu koca şehirde; koynunda depremleri taşıyan deniz gibi sustum

Kabullenmek, törpülesede yaramı kabullendim, kara bir diken gibi yuttum.Suskunluğumu haykırmak isterken delicesine, içime yığılıp, öylece kalakaldım.

Gözlerimdeki damlayı da sormayın.

Gözlerim denize ve hatta yıldızlara da kırgın.Bakışlarımda belirsiz bir çizgi hasretimi ele veren.Gözlerimdeki damlaya inat gülüyorum.Gülmek hiç bu kadar acıtmamıştı canımı.Sırtımı kimsesizliğime dayayıp uzup giden gecelere döndüm, yorgun ve yetim...

Gecenin duvarına kocaman bir hüzün resmi çizdim,bir çığlık kondurdum.Dudaklarımda acı bir türkü:

"bu devran bu devran zalim bu devran
taşımaz yükümü bir garip devran
hasta etti beni eyledi virané

türküleri susturun..

İnsan doğmakla kabul etmiş ayrılığı.Herkes kendi hasretinin hükümdarı olmuş.Herkes kendi hikayesini,kendi sevdasını en kutsal saymış.Benim efsanemde bana göre dünyanın en büyük efsanesi...Bir varım;bir yokum bu hikayede.

SEN BENİM KAFDAĞIMSIN YÂR!

BEN SENİN LEYLA'N.ÇÖLLERİNE DÜŞTÜM AYRILIKLARIN.SİMURG OLDUM YAKTIM KENDİMİ.SANA GELMEK İÇİN 'ÖZÜME BİR KURŞUN SIKTIM' . . .
Azıksız da olsa içime bıraktığın yığınla çıktım yola.Bu yolda yıllarca baharlar yitti avuçlarımda, sevdiğim çehreler bir bir bırakıp gittiler beni.anladım ki senden tatlısı yokmuş bu soğuk dünya gurbetinde.Uzaklığın üşüttü,tüketti zayıf ruhumu.Gecenin dizlerine kapanıp,hıçkıra hıçkıra ağlamakta buldum çareyi.

Duydum ki aşkının denizinden bir katre içen divane olmuş,
duydum ki secdelerde yürekler çatlar,yaşlar ceyhun olurmuş.
Duydum ki ruhuna kavuşanların gözleri kör olurmuş.

'bak sinemde bir ok var
derunumde bi acı
sendedir ilacı...'

Sen nerdesin!
Sana gelmek için özüme bir kurşun sıktım.
Sen olmasan YâR,yüreğime bıraktığın sevdan olmasa,dolmasa hücrelerime aşkın,bu yangın öfkemi,nefretimi yakmasa;tadın kan gibi akmasa damarlarımda...

Bu gurbet,bu yalnızlık,bu sürgün çekilesi değil.
Dedim ya benim ki kara sevda.
Söyle dostlarına yâr!
Bakmasınlar yüzüme öyle ve hiçbir şey sormasınlar bana.
Utanıyorum...
Sana kavuşmak için
Özüme bir kurşun sıktım YÂR . . .

vaktileyl.com


--alıntıdır--

4 Ekim 2008 Cumartesi

Ne Gelirse Kula Allah'tan Gelir




Ne gelirse kula Allah'tan gelir,
Sabredelim gönül elden ne gelir!?

RABBİM hakkımızda en hayırlısını nasip etsin...
ne günler geçiyor ki gözlerimiz hayrette kalıyor, kulaklarımız bir daha duymamak üzere kapanmak istiyor günde beşyüzbin defa!
Dert bize Eyyup'tan miras kalmıştır!
Derdini seven kullarından eyle Ya Rabbi!...
Sevginle donat kalbimizi.....
.....
.....
.....
Amin
Amin
Amin

29 Eylül 2008 Pazartesi

İçimdeki yâr'e!?!?!?

Hani bir insanı anlatmak istersiniz ya bütün özellikleriyle..bütün güzel özelliklerini bir cümle de toplamak istersiniz..adı konulsun istersiniz..Ve “bir yürek insanı” dersiniz tüm içtenliğinizle..Bu cümlenin onu tamamladığına inanırsınız önce,ancak bununda yetersiz olduğunu görürsünüz sonra…sana ne demeli bilmiyorum ki; bir cümle yetseydi anlatmaya seni,söylerdim biterdi...Kalemimin mürekkebi yetmeyecek biliyorum,seni yazmaya kanımla devam ediyorum…Mücadeleciliğin ve azminle araladın gönül kapılarımı ilkin…teslimdi artık sana yürek tüm askerleriyle…öl deseydin ölecektim belki de, ama sen yaşamamı istersin hep, biliyorum…Konuştuğunda çok şey anlattın, sükûtun derindi, bir o kadar anlamlı…Şefkatin anne şefkatine denk!..Kaç kez gitmeye kalkıştı bu ruh,yoldan döndüren kim diye baktığında hep ellerini gördü..Ellerin ki bir karıncayı incitmeye çekinir…Ey kronik yalnızlığıma çare olan mürebbim!Münzevi yanlarım ağır bastı bu gece, şefkatine hasretim!Kuşatılmışız hayat tarafından, çepecevre… sağımız ecel, solumuz ölüm…İçimizde, hedefine varamamış ok gibi henüz gerçekleşmemiş yığın yığın hayaller…Yedi tepeli şehirde saklı acı’larımız/umut’larımız…İnanıyorsun, inanıyorum“Acılar umudu bulduracak bize” Dostum!Yenile yenile öğrendik yenilenmeyi…Her gün yepyeni bir umutla uyanıp,her sabah yeniden öpeceğiz hayatın alnından en güzel şekilde…Ve merhaba diyeceğiz acı’lara…Değil mi ki onsuz yaşanmaz..Değil mi ki sensiz hayat çekilmez…Son güne kaç gün var ki daha?Güneş hâlâ aynı yerden doğuyor…Dili tutulacak kalplerin o gün de..Son gün gelmeden ve tutulmadan kalbimin diliSöylemek istiyorum içimdekileriniTüm kalbimle ve kederimle ve dahi hüznümle"SENİ SEVİYORUM"Gönül Dostum...

28 Eylül 2008 Pazar

Susmak!!! (sustum)

Suskunluğun misafiri olmaktan haz alıyor yüreğim!

Musalla taşındaki cesedin suskunluğu kadar suskunum!

Konuşmalara küstüm! Gemilerim artık kendime yol alıyor.



Her zaman her yerde her istenileni anlatamıyorum.

Kime, neyi, nasıl ispatlayacaksın! o halde suskunluğun elini tutuyorum.

Merhem tutmaz öyle yaralarım var ki! Konuşamıyorum…

İçime atıp susuyorum.

Kurşun geçmez şartlanmış beyinlere söz geçiremiyorum.

Sayfalarca susuyorum.

Kelimelerimin dinlenmeye en çok muhtaç olduğu anlarda,

Beni anlayacak bana derman olacak birini aradığımda,

O çok (boş) konuşanlar kaçıyor.

Sokağımın gece yarısı suskunluğa terk edildiği gibi,

Bende yüreğimi suskunluğun kucağına bırakıyorum

Konuştuğum zaman mahkûm,

Sustuğum zaman zanlı muamelesi görüyorum.

Ne yapacaksın, kime gideceksin…

Anlamsız konuşmalardan kendime sığınıyorum

Zor olanı tercih ettim sustum…

Boğazıma dizilmiş sözcükleri söylemeden, haykıramadan, içime atarak…

Bir bilseler susan birinin gözlerinde çuvallar dolusu kelime olduğunu,

Ve yine bir bilseler söz tükenmişse en güzel cevabın susmak olduğunu…



Tarif edemediğim acıları,

Hayal kırıklıklarımı susuşlarımla örtüyorum.

Yüreğimin en ücra köşelerine inen zehirli oklardan

Canım çok yandı!

Konuşursam;

Kırmaktan, kırılmaktan

Gözyaşlarımı tutamamaktan

Kelimeleri yan yana getirememekten

Yaralı kelimeler sunmaktan korkuyorum.

Geri alınmayacak kelimeler adına; ağzımın sürgüsünü çektim!

Şuan boğazımda düğümlenen kelimeleri çarmıha germekle meşgulüm

Sustum…

Ben sustukça suskunluğumun üstüne düşman gibi sözcükler yağsa da

İncitseler de beni, artık vakit susma vaktidir

Korkup kaçtı,

Suçunu kabul etti,

Haksız olduğunu kabullendi diyecekler…

Desinler… Dudağım mühürlü!

Duygularım susuşlarımda saklı kalacak.

Yıllardır biriktirdiğim hiç kullanılmamış kelimelerimi

Devren satılığa çıkarıyorum. İlan verdim!

Alan olmazsa kalbimin morgunda biriktireceğim...



Sahi, her susan haksız mıdır?

Belki de her Suskunluğun arka planında ciltler dolusu anlamlar vardır.

Kim bilir!

Ve bir gün Söylenmemiş cümlelerimi zulama koyup gideceğim bu şehirden

Varsın kaçtı desinler…

Susacağım!

Derin denizleri her rüzgâr dalgalandıramaz…



26 Eylül 2008 Cuma

ÖLMEDEN EVVEL ÖLÜNÜZ!



Ölmeden evvel ölmek güzel ve gerekli birşeydir aslında...
Bu ölüşten mi bilmiyorum ama ölgünlüğümün 1. yıldönümünü kutluyorum!
Ölümüm de doğumum kadar sancılı oldu ne yazık ki ama dostumun da dediği gibi kaderimiz "kef"le yazılmış galiba bizim :(
Keder, hüzün ve dert yoldaşımız olmuş!
Günahımızı ve hatamızı setret Rabbim bu mübarek gecede...
Her hatamıza rağmen bizi kapısından kovmayan SEN güzel Rabbe sığınıyoruz! Bizi bize bırakma! Tut ellerimizden Rabbim, hiç bırakma!

KADİR GECEMİZ MÜBAREK OLSUN SEVGİLİ ARKADAŞLAR...
ALLAH'A EMANET OLUNUZ...

Bir Mavi Ölüm :(



Sana yaldızlı bir yazıyla veda edip, ayrılık alış verişi yapmadan, gölgemi teninden yavaşça çekip, seni derin uykuların içindeyken uyandırmadan gidiyorum. Zor olanı, imkânsız zannettiğimi bu kez ben yapıyorum. Bana ilk sigarayı içmememe neden olduğun yerde anılarımı sana bırakıp gözyaşlarıma aldırmadan ses tellerimi koparıp seni terk ediyorum. Nerdesin, ne yapıyorsun, iyi misin, değil misin sorularını hafızamdaki Türkçemden siliyorum. Sende benim gibi sil adımı. Beni artık düşünme. Çünkü bende düşünmek istemiyorum.
Aldırışlarıma aldırmadan, yakarışlarıma yakınmadan yaşıyor olman bu bedeni her seferinde perçinleyip mevsimsiz göçlere zorladı. Ruhunun benden uzaklaşmasına, bana sarılacak bir beden bile bırakmamana tanık olmadan gitmem lazım.
Ne İçimdeki sevginin ağır çekimde tekrarı ne de başka bir yerde açılmış bir şubesi yoktu. Beni doyumsuzca tüketmenin bedelini bitmişliğimle ödemeden, ölmeden önce senden kurtulmayı ümit ederek gidiyorum.
Gidiyorum çünkü yoruldum beni yıpratmandan, duygularımı buruşuk bir kağıtta okumandan sıkıldım… Yarattığım bu kocaman aşkı tek başıma tüketmekten bıktım… Senden ve benden biz yaratamadığım için ben kaybettim…
Hayatında bir kez olsun bana bir iyilik yap ve seni unutmam için bana yardım et. Bundan sonra gizli numaradan açılan hiçbir telefona, attığım pişmanlık dolu mesajlara, kapına isimsiz bırakılan hiçbir mektuba cevap verme. Şarkımızı, resimlerimizi, adımı sildiğin gibi sil defterinden.
Gel desem de gelme artık … Biliyorum bu gidişin dönüşü olucak. Yokluğun beni bir duman gibi savurup yollarına dökecek. Seni bir kez olsun görmek için çıldırırcasına kendimi parçalara ayırıp önüne atıcam. Bu yüzden geceleri Odanın perdesini iyice kapat ve dışarı bakma. Sabahları ettiğim gözüyaşlı dualarımda ismini andığımda bile hatırlama beni.
Seni unutmam için bana dua et ve ne olur bir daha asla çıkma karşıma…

23 Eylül 2008 Salı

Eyvâh Gülüm

Eyvâââââhhh!

“Bugün hüznün hayale kuyu kazdığı gündürBugün kederden sabrın bile bezdiği gündür”Sana dair ilk çiziklerimdi bunlar. Kudurmuş bir fırtınanın önüne kattığım sözcüklerin dalga dalga yayıldığı sevdalardı bunlar. Kapat gözlerini sevgili ve bir balkon düşle. Henüz şiddeti artmayan bir sevda rüzgârının önünde ve dumanı üstünde bir demlik çay… Şöyle sesleniyordu gözlerinin karasına bakarak:“Kaderleri ‘kef’ ile yazılanlar ve ‘şın’ın noktalarında aşk’ı sonsuz sananlar… Ulaştıkça ulaşılmaz olanlar ve hayal ettikçe hayallerden kaçanlar… Hatırımıza düştün, düşlerin uğultusundan kaçarken. Gölgelerin üzerine evrenin güneşi doğarken gönlümüze düştün. Mahrem yerlerden secdegâha kadar özüne düştük. Gönlüne düşür bizi. Kaderimiz ‘kef’ ile yazılmışken, yüzden gülümsemeler ayyuka çıkmışken, martılara çığlık kalmadan ve semazenler semalara doymadan ‘Tez gel.’ dedik, işit bizi. Sırlı kalmış bir gülümsemenin ardından, çiçeklere toz konmadan gel. Rahmetin bozkırları susuz kalmadan, gönüllere taştan duvar oyulmadan ve rüyalara gem vurulmadan ‘Tez gel.’ dedik, duy bizi. Geç kalınmış aylara ve yıllara, zamandan ve mekândan münezzeh olanla, el açıp yalvarana ve gözlerden su akıtanlara, kalabalıklarda yalnızlığımızı paylaşana ‘Tez gel.’ dedik, hatırla bizi. Gözleriyle ruhumuza ruh akıtana, sözleriyle sözümüze söz katana, duaların ardından ismi anılana ve yaşam yolunda yanımızda kalana ‘Tez gel.’ dedik, uyandır bizi. Kaderimizi ‘kef’ten kurtarana, ‘şın’ın noktasında aşkı sonsuz kılana, ruhumu ezelde esir alana, yani sana, yani sultana ve sahtenin içinde hakikât olana ‘Tez gel.’ dedik, sevindir bizi.”Sana dair ilk çiziklerimdi bunlar ve bil ki son olmayacak sevgili. Eyvâh ki bu satırları yazarken ben, sen yazılmış olandın bana. Eyvâh ki ilk kez okurken bu satırları sen, gülümseyenimdin bana.Bu gün, ışıkların siyah olduğu gündür Efendim.Bu gün, gözlerin siyah, sözlerin siyah ve içimde yanan közlerin siyah olduğu gündür. Güneş siyah, yer siyah, gök siyah ve matemim siyahtır bu gün.Bu gün ney’in siyah ağladığı, kanun’un siyah sızladığı ve rüzgârın siyah vızladığı gündür bu gün.El siyah, kol siyah ve mühürlediğin dil siyahtır bu gün. Bu gün yolların siyaha çıktığı, kuşların siyaha uçtuğu ve canımın siyaha konduğu gündür bu gün. Sen, nûr-u siyah nedir, bilir misin gülüm? Nurun siyaha boyandığı gündür bu gün.“Bugün bir kelebeği dağın ezdiği gündürBugün kalemin ‘eyvâh’ diye yazdığı gündür”Eyvâââââhhh! Bu gün “Âh”ların bile siyaha boyandığı gündür.
Eyvâââââhhh ki Eyvâh Gülüm

Nurullah Genc

20 Eylül 2008 Cumartesi

Sızım Elif Sızısı...




Elif gibi yalnızım,

Ne esrem var, ne ötrem.

Ne beni durduran bir cezmim

Ne de bana ben katan bir şeddem var.

Ne elimi tutan bir harf

Ne anlam katan bir harekem…

Kalakaldım sayfalar ortasında.

İşte ben gibi, sen gibi…

Bir okuyan bekledim,

Bir hıfzeden belki…

Gölgesini istedim bir dostun med gibi…

Sızım Elif sızısı…

19 Eylül 2008 Cuma

HerŞEY

Şiirim sensin
Cennetim
Gül bahçem
Umudum
Hayalim
Aklım
Fikrim
hepsi hepsi
SENsin...

Duacınım
Yakıp yıkıp gitmiş olsan da
Hala ve bıkmadan
Duacınım
İstesen de istemesen de....

Kendine iyi bak.......................................................................................................................................................................................

Elde Var AŞK...

Yüreğini siper et. Güvenlik içerisinde olursun. “Yoruldum” deme sakın.

Göğsüne yüreğinden başka muska takanlar yorulurlar.

Göğüs kafesin acıdan bir mengene gibi yüreğini sıktığında, aşk var mı, ona bak.

Varsa eğer, aldırma, dağlar gibi gelsin. Çünkü aşk, acıyı hayata dönüştüren bir iksirdir.

Acıya aşık olanların “Ey tabib elden gelirse yâremi gel emleme… Yar elinden gelmedir bu yâreyi merhemleme…” diyenlerin sırrı burada yatmaktadır.

Bu sırrı bulanlardan biri, sevdanın başöğretmeni öyle demiyor mu: “Ben hüzünlerin Peygamberiyim.”

Aşk varsa eğer, sen değil dağlar sallansın.

Acıyı aşkla bal eylemeye bak. Sür merhem diye yürek yaralarına, hayalinin ve umudunun kırık yerlerine, içinin Karacaahmed'e dönmüş bölgelerine.

Aldırma hainlere, ihanetlere. Onlar acıyı aşka dönüştürmemiş zavallılardır. Onlar, muhteşem acılara pespaye sevinçleri tercih eden aşk sefilleridir.

Unutma, bin sevincin vermediğini bir acı verir. Acını, aşkın santralinde bitimsiz bir enerjiye dönüştürmeye bak. Hatırla ki yürek yürek nükleer güç merkezidir. Seven ve inanan bir yürekle hiçbir atom santrali boy ölçüşemez.

Bil ki, umuttan söz ettiğin her dem aşktan söz ediyorsunuzdur. Çünkü umut aşkın çocuğudur. Aşksız umut, plastik bebekler gibidir; oynar, eskitir ve atarsın.

“Umudum tükendi” deme, doğrusunu itiraf et, aşkının tükendiğini…

Sahi, aşk tükenir mi? Evet, eğer ölümlüden, ölümlüye ve ölümlü adına ise tükenir.

O, aşk suretinde görünen tutkudur. Tutku tutuklar, aşk azad eder. Bir duygunun aşk mı tutku mu olduğunu anlamak istersen, rengine bak.

Rengine bak, kara sevda mı, ak sevda mı?

Sevdanın karası köleleştirir, akı özgür kılar. Özgür kılan aşka muhabbet denir.

Muhabbet, yüreğe düşmüş bir tohumdur; “her başka yüz dane veren yedi başak” gibi, yediverendir o.

Muhabbet insanın harcadıkça çoğalan tek sermayesidir. Herşey harcadıkça tükenir, muhabbet asla. Muhabbet müebbeddir.

Üzerine üzerine gelen karanlığın kara yüzlü, kara vicdanlı, kara güçlerini, aşkın siperine sığınarak püskürtebilirsiniz. Onlar kaybettiler, onlar nefretin eli kanlı temsilcileri… Sen kazandın, çünkü sen aşkın cephesinde yer aldın, aşkın ve aşkının. Hesabını yaparken tarihi unutma, coğrafyayı unutma. Acıyı unutma, sancıyı unutma. Melekleri, Sakarya'yı, Nil'i, Tuna'yı, Fırat'ı, Dicle'yi unutma.

İstanbul'un, Kahire'nin, Bağdat'ın, Şam'ın Mekke'nin çocukları olduğunu unutma. Senin kara, sarı beyaz kardeşlerin olduğunu, yüreğinin Asya, Afrika, Afrika, Avrupa, Amerika taraflarının olduğunu unutma. Fakat, hesabını yaparken kesinlikle şöyle başlamalısın: “Elde var aşk”

MUSTAFA İSLAMOĞLU

17 Eylül 2008 Çarşamba

BİR ŞARKININ SÖZLERİ VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

öyle şeyler gösterebilmek isterdim ki resmedebilmek
rüzgar olmak isterdim ki eseyim etrafında; serin

bu bir rüya bu bir dua
ne dersen de, öyle olsun

rüzgara karşı uçmaya çalıştım
gözlerim kapalı seni aradım, seni aradım
körebe oynar gibi
el yordamıyla, sezgiyle

çocukken sahip olduğum kırmızı rugan ayakkabılar
onlar da senin gibi çok tatlıydılar ama;
canımı yakardılar
acıtırdılar

öyle bir ilaç bulabilmek isterdim ki kurtulabilmek
aşka dair bıraktığın korkulardan ama yaram çok derin

bıçakla keser gibi kesip atabilmek bütün her şeyi
kesebiliyorsan ruhumu, dene; duygularımı, yüreğimi; beni

bu bir rüya bu bir dua
ne dersen de, öyle olsun

rüzgara karşı uçmaya çalıştım
gözlerim kapalı seni aradım, seni aradım
körebe oynar gibi
el yordamıyla, sezgiyle

çocukken sahip olduğum kırmızı rugan ayakkabılar
onlar da senin gibi çok tatlıydılar ama;
canımı yakardılar
acıtırdılar

14 Eylül 2008 Pazar

Günün Ayeti; Günün Sözü ve Bir Hikaye

Günün Ayeti
Hani, biz Kâbe'yi insanlara toplantı ve güven yeri kılmıştık. Siz de Makam-ı İbrahim'den kendinize bir namaz yeri edinin. İbrahim ve İsmail'e şöyle emretmiştik: "Tavaf edenler, kendini ibadete verenler, rukû ve secde edenler için evimi (Kâbe'yi) tertemiz tutun." Bakara / 125

Günün Sözü
İnsanlar arasında, çok cüzi şeylerle satın alınabilecek kadar ucuz olanları bulunduğu gibi, dünyalar dolusu altın ve elmaslarla satın alınamayacak kadar pahalı olanları da vardır.



Milletleri yükselten de işte bu ikinci kısımda olanlardır.

Pahalı insanlar, yağmur yüklü bulutlar gibi, hep yüksek ideâl ve faziletlerle yüklüdürler.

Bilinsinler, bilinmesinler geçtikleri yerler arkalarından yeşerir gider...

Menkıbe

Ana Kuzusu

Cuma namazındaydık. Sağ tarafımda yaşlı bir adam, onun sağında ise tek kişilik boş yer vardı. Yaşlı adam, farza kalkarken arkaya döndü ve boşluğun gerisinde duran 14-15 yaşlarındaki gence:

- Saf'ı doldur evlat, dedi. Gel yanıma.
Çocuk, mahcup bir ifâdeyle:
- Mümkünse burada kılmak istiyorum, diye kekeledi. Oraya başkası geçebilir.
Yaşlı adam, çocuğun üzerinde bulunduğu uzun tüylü yeşil halıyı göstererek:
- Ne o dedi. Yoksa orası daha yumuşak diye mi gelmiyorsun?
Ve öfkeyle devam etti:
- Anne kuzusu, ne olacak...
Namaz bittiğinde, yaşlı adamın Cuma'sını tebrik ettim. Arkadaki genç de gelerek onun elini öptü. Adam, söylediklerine çoktan pişman olmuştu. Delikanlının nurlu yanaklarını okşarken:
- Sana 'anne kuzusu' dediğim için kusura bakma yavrum, dedi. Bir anda ağzımdan kaçtı işte...
Çocuğun gözleri dolu doluydu. Başını yere eğerken:
- Bu söylediklerinizde haklısınız efendim, dedi. Üzerinde namaz kılmak için ısrar ettiğim halı, vefât ettiğinde annemin tabutuna örtülmüştü. Orada secdeye kapandığımda, sanki beni kucaklamış gibi oluyor da...
Cüneyd Suâvi (Hayatın İçinden)

9 Eylül 2008 Salı

OLGUN VE SEVİLEN İNSANLARIN SOSYAL VE PSİKOLOJİK YÖNLERİ

· Her ortamda kendi kusurlarını zamanla daha eleştirilmeden degörebilir ve düzeltebilir,
· Bilgileri çok olsa bile çok önemli olmadığını düşünür vebilgiçlik taslamaz, · Bilgi ve makamı yükseldikçe alçak gönüllüğü de artar,
· Zekâ ve bilgisini saat gibi lüzumu olunca kullanır,
· Şahsi çıkarlar peşinde değil, bilakis büyük meselelerinçözümünü düşünür,
· Yaşları küçük olsa da bilgi ve anlayışları çok büyüktür,
· Her şeyin konuşularak diyalogla çözüleceğine inanır,
· Sosyalleşmiş kişiliği ve bilgisi ile dikkat çeker,
· İyi niyeti ile çevresini daima güçlendirir ve rahat ettirir,
· Her hareketinde bir incelik ve güzellik vardır,
· Hem kendini hem başkasını doğru olarak algılar,
· Yalnız kusurları değil başarılı yönleri de görebilir,
· Toparlayıcı, koruyucu ve paylaşımcıdır,
· Her şeyin iyi yönünü görür ve olayları büyütmez,
· İnsani ilişkilerle çalışmayı birleştirerek değerlendirir.
· Çevresinin ufkunu açar, başarılı insanı kutlar,
· Özellikle her türlü sosyal faaliyette bulunur,
· Sorun giderme ve diyalog kurmada en önlerde yer alır.
· Hayat tecrübelerini iyi kullanır ve ilgi kazanır,
· Sempatik, başarılı, cömert ve fedakârdır,
· İşi daima kolaylaştırır ve zorluk çıkarmaz,
· Küçük hesaplarla uğraşmaz,
· Bahaneci ve suiistimalci değildir,
· Az da olsa nükteci ve hazır cevaptır,
· Yemekteki tuz gibi çevresini adeta tatlandırır yani mutlu eder,
· Hoş görülü ve tutarlıdır,
· Kendini çok iyi denetler ve hiçbir adî işe yaklaşmaz,
· Sabırsızlığı bir başka kumar olarak gördüklerinden devamlıistikrarlı ve soğukkanlıdırlar, ani çıkışları olmaz,
· Sözleri ciddi, davranışları ise pratiktir,
· Kimsenin elindekine göz dikmez ama onların acılarına ortak olur,
· İnsanların çilelerine katlanır, tanımadığı insanların bilemutluluğuna sevinir,
· Kimseyi kötüleme, suçlamaya kalkmaz ve yakınma gibihareketlere yeltenmez,
· Yapabileceği ve yaptırabileceği sözleri söyler, söylediğinide yapar, hem de yaptırır
· En üzüntülü anında bile dostlarının ıstırabını duyar ve paylaşır,
· Gittiği her yerde yük olmaz, az konuşur, çabuk kalkar ve usandırmaz,
· Eleştirildiği zaman kızmaz, bunu bir yol gösterme olarak kabul eder,
· Hiçbir karanlık işte yer almaz,
· Düşmanına bile acılı gününde yardımcı olur, varsaintibalarını değiştirir,
· Birbirlerinin eksiklikleri ile uğraşma yerine onları telafietmeye çalışır,
· Daima gönül almayı ihmal etmez,
· Tatlı dilli ve güler yüzlüdür,
· Emir vermektense rica etmeyi tercih eder,
· Kimseyi zarara veya zor duruma düşürmez,
· Muhtaçlara desteğini sürdürür, yardımcı olamasa da güler yüz gösterir,
· Dostluğa çok önem verir ve hediyeleşir,
· Konuşmada daima karşıdakine öncelik verir,
· Karşıdakinin kusurlarını değil de iyi yönlerini ifade eder,
· Karşıdakini değersiz duruma düşürmez,
· Hizmeti sever ama kendine hizmet edilince sevinçlemahcubiyeti birlikte yaşar,
· Aranan, sorulan ve kendisi için bir şeyler yapılabilen kişidir,
· Bir kötüden bir kötülük görse bir merkebin çifte atmasınabenzetir ve karşılık vermez,
· Düşmanlığı iyilik ve tevazu ile yener,
· Tüm ömrünü hayırlı işlere adar, yaşlanmışsa bir gün Rabbine ulaşmak istediğini ifade edebilir.

Sonuç olarak sevilen bu insanlar daima;
· Sözün en güzelini konuşurlar,
· Allah rızasını kazanmak için başkaları için de koşuştururlar,
· Bilgi, tecrübe ve bazen de çilelerin pişirdiği insanlardır,
· Bu nedenle dünyada Allah' tan başka kimseye minnet etmezler,
· İnsanlar tarafından yakın hissedilen ve çevresine enerji dağıtan insanlardır.

Sevgili

Sevgili, seninle bir pergel gibiyiz:
İki başımız var, bir tek bedenimiz
Ne kadar dönersen döneyim çevrende:
Er geç baş başa verecek değil miyiz!

Ömer Hayyam

7 Eylül 2008 Pazar

Bismillâh her hayrın başıdır (7 Ramazan)


Bismillâh her hayrın başıdır. Biz dahi başta ona başlarız. Bil ey nefsim! Şu mübârek kelime İslâm nişanı olduğu gibi, bütün mevcudâtın lisân-ı haliyle vird-i zebânıdır.

Bismillahirrahmanirrahim.
Rabbim Sana ükür bugünü bize gösterdin. 2008 yılının Ramazan ayını idrak etmeyi, idrakinde olarak yaşamayı, kurulan dostlukları ebedileştirmek için bir fırsat olan bu gecelerde duaları birbirimize uçurmayı nasip ettin. Bizleri kardeş kılan Rabbim, Sen ne güzel bir Rabsin ki hep seviyor hep seviyorsun.
Gözlerimizi, kalbimizi, kulaklarımızı, ayaklarımızı yoluna râm eyledin Rabbim.
Bizi yolundan ayırma!

Bismillahirrahmanirrahim.
Yanlışlarımız var! Daha da olacaktır! Biz bilmiyoruz, Sen biliyorsun. Bizi doğrudan ayırma!

Bismillahirrahmanirrahim.
Seni seviyorum Rabbim. Herşeyimi Sana feda ettim. Senden başka kimsem kalmayana kadar kaçtım ve Sana geldim. Şimdi beni kapından çevirirsen buna yürek dayanmaz. Kapından çevirme Rabbim! Kabul et bu acizi!

Amin.

31 Ağustos 2008 Pazar

Hoşgeldin Ey Şehr-i Ramazan

RAMAZANIMIZ MÜBAREK OLSUN SEVGİLİ ARKADAŞLAR...
"Allâhümme bârik lenâ fî Recebe ve Şaban ve belliğnâ Ramazan"
"Yâ Rabbi, bize Recep ve Şaban’ı mübarek eyle ve bizi Ramazan’a ulaştır" dedik.
Ve çok şükür birkaç saat kaldı o mübarek günlerin başlamasına...
Rabbim hayırlı ve bereketli bir Ramazan geçirmemizi nasip eylesin.
Fitneden, açlık ve susuzluktan milletimizi korusun Allah'ım.
Dualar müşterek olsun dostlarım...

Selam ve dua ile... @-{--

Cemal Safi'ye nazire :)

İMKANSIZ
Kimyayı dinlemiyor,mantıktan çakmıyorum,
Beş'i görmem imkansız kopyelerim olmasa.
Kitap defter açmıyor,derslere bakmıyorum,
Beş'i görmem imkansız kopyelerim olmasa...

Yalvarırım bir -beş-ver şu garibi kayır da,
Su serp yanan bağrıma geçtiğimi duyur da,
Yoksa koyun güderim dağda,kırda,bayırda,
Beş'i görmem imkansız kopyelerim olmasa...

Hocam,çok seviyorum seni can pahasına,
Bir fırsat ver eylülde beni bir daha sına,
Karnemi gösteremem senden bir başkasına,
Beş'i görmem imkansız kopyelerim olmasa...


şairin notu: cemal safi'ye nazire...okullarda 10'lu not sisteminin olduğu yıllarda-1990'da felsefe dersinde yazdım bunu İHL sıralarında otururken.hoş gör'ün... :))))


Teşekkür ederim hocam, çok hoş olmuş :}
Ben de burdan paylaşıyorum bu güzel şiirinizi :}

30 Ağustos 2008 Cumartesi

Pazar Listesi

2 adet 5kg yoğurt
Maydanoz
2 deste Marul
1 adet salam
10kg domates
5kg salatalık
2 büyük karpuz
orta boy ve küçük boy çöp poşeti
Temizlik bezleri
2 tane makarna
2 koli yumurta
10 adet limon
1 adet küçük boy salça

işte alışveriş listemiz :))))
bu liste hakkındaki sorumuz:
Kaç kişilik bir aile için yapıyoruz bu alışverişi???
başarılar :}}}

29 Ağustos 2008 Cuma

Merhaba Yeniden

Sevgili arkadaşlar,
aylar oldu ki içimden geçenleri yazıp dökmedim! Şimdi eski blogumu kapatıp buradan birşeyler paylaşmak istememin nedeni gönül dostlarıma ulaşıp onlarla hasbihal etmeyi ve olan biteni paylaşmayı arzu etmemdir.
Öncelikle kısaca kendimi tanıtmak istiyorum:
82'de İstanbul doğdum. İstanbul'u çok sevdiğim ve en güzel anılarımın mezarı orada olduğu için ilk bu satırı söylüyorum. Rabbim nasip etmedi uzun süredir ziyaret edemedim hayallerimin mezarını ve göremedim o güzel şehri! Hayırlısı...
Kararsız ama ne yaptığını bilen bir insanım.
İlahiyat Fakültesini bitirdim (diyebilirim).
Mesleğim KKÖ (Kuran Kursu Öğreticisi). Hafızlık çalışıyor ve çalıştırıyorum. Rabbim muvaffak eyleye...

ve kalemi kuvvetli dostlarımdan bana mukabele ederek burda güzel yazılara imzalar atabileceğimiz bir mekan oluşturmayı istiyorum. Şiir ve yazılarla bloguma renk katarsanız çok sevineceğim sevgili arkadaşlarım... Katılmak isteyen bütün dostları buraya yazar olarak ekleyeceğim.

Hadi bakalım...
Şimdilik bu kadar...
Bir dahaki görüşmemize kadar Allah'a emanet olunuz...

MerveZeynep
<bgsound loop="true" src="mms://67.159.5.252/umutfmcom/alternatifmuzikler/nurettin%20rencber%20-%20yadimda%20sen.wma"/></bgsound>